rss search

next page next page close
thumbnail Lost in Heaven zoom
next page next page close

Gnothi Seauton – Temeller

Gnothi Seauton – Temeller

Konunun temellerine halkımızın çok sevdiği ‘tarih’ konusuyla başlamayı uygun görüyorum. Tabii bu tarih politika, savaş, çekişme, ihanet, ihtiras içermiyor; o yüzden ilgi çekici olması konusunda söz veremem. Filmini çeksek, laboratuvarda canlı dokuları mıncıklayan, kitap okuyan insan sahnelerinden oluşan bir sessiz film izleriz. Bitince de bir şey anlamayız işin doğası gereği. Sonra kız cevaplar “sonunda adam problemi çözüyor işte.” Biz de “aptal” deriz, “o kadarını biz de anladık.”

Beyni anlatacağıma söz verdim, şimdi yan çiziyorum sanılmasın. Eski Mısır’daki antik beyin ameliyatlarından başlıyor hikaye, ama bu hikayenin gerçek olması dışında bir şey bildiğimiz söylenemez. Bundan uzunca bir zaman sonra, konu Antik Yunan’da tekrar gündeme geliyor. Aristo, hocası Platon’un aksine beynin bildiğimiz radyatör olduğunu, çok da önemli bir organ olmadığını, düşünmemizi sağlayan şeyin ise kalbimiz olduğunu düşünüyor. Haksız sayılmaz; ben de bazen kafamdaki radyatör mü acaba diye soruyorum kendi kendime. Platon’un dışında Hipokrat’ın ve Galen’in de bu fikre katıldığı söylenemez, ne de olsa doktorlar olayı o zamandan kavramışlar. Yine de Aristo’nun da bu konuda hakkını yememek lazım. Zira, ileride göreceğiz ki akılcı düşünmemizi (hatta belki düşünmememizi) sağlayan şey duygularımızdan başkası değil. Kısaca, insanoğlu olarak çok uzun zamandır beyinden şüpheleniyorduk ama adını tam olarak koyamıyorduk. Antik Yunan’dan aydınlanmaya, ortaçağda İslam bilginlerinin konuya bir süreliğine dahil olmaları dışında, insanların kendisiyle tanışmak için gitmesi gereken adresin beyin olduğu hususunda karar kılmamız için çok uzun süre beklediğimizi söyleyebiliriz.

1600’lü yıllara geldiğimizde Descartes akıl-beden ikiliği fikrini ortaya atıyor. Buna göre insan halen temelde hayvani bir bedene sahip ama aynı zamanda maddenin ötesindeki zihinle bu bedeni kontrol edebiliyor. Beyin ise aradaki iki dünyayı bir nevi birleştirmiş oluyor. Tabii bu sıralar, sinir sistemi hakkında en azından bazı temel bilgilere sahip insanoğlu. Descartes noktayı nasıl koydu ise iki yüzyıl kimseden ses seda çıkmıyor. 1800’lü yıllarda bir şeyler kıpırdanmaya başlıyor. Bir taraftan elektriği anlamaya başlamamız ve vücuttaki sinir ağlarına bir anlam vermeye başlamamız, bir taraftan da – şimdi hücre, organel veya bölge adı olarak bildiğimiz – Pukinje, Wernicke, Golgi, Broca, Gall, Brodman gibi bilginlerin sistemli çalışmaları işin temellerini atıyor. Mesela Gall, o dönemde frenoloji olarak bilinen beynin farklı işlevlere sahip organlardan oluştuğunu savunanlardan biri. Bir tarafta renk kayıtlıyken, öteki tarafta konuşma kayıtlı gibi bir görüşü savunuyor. Prensipte pek yanlış olmasa da bugün kabul edilen bir görüş değil. Zira, frenoloji çok farklı noktalara giderek sözdebilim olarak tarihteki yerini almakla birlikte şu anda bildiğimiz işlerin o dönemde göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Bu konuda “acaba” dedirten en önemli olaylardan biri Broca’nın konuşma yeteneğini kaybeden bir hasta üzerinde çalışırken, hastanın beyninin belli bir bölümündeki hasar nedeniyle konuşma yetisini kaybettiğini farketmesi. Arkasından yavaş yavaş beyinde farklı işlevler için farklı bölgeler olduğu fikri yaygınlaşmaya başlıyor. Bu arada, Brodman hücrelerin farklı yapılarına göre beynin farklı işlevlere aday bölgelerin tek tek haritalarını çıkartıyor. Çok kısa bir süre sonra Golgi hücrelere sıvı enjekte ederek yaptığı çalışmalarda beyin hücrelerinin bir hücre ile akson ve dentrit dediğimiz giriş çıkışlardan oluştuğunu farkediyor.

Aynı dönemde Ramon y Cajal, Golgi’nin yöntemini daha ileriye taşıyarak beynin bu hücreler arasındaki bağlantılardan oluştuğunu ortaya koyuyor. Böylece bugün halen devam eden nöron doktrinini de tamamlamış oluyoruz. Buna göre beyinde olan biten olaylar, nöronlar arasındaki etkileşimle açıklanabilir. Doktrinlerle dolu hayatımızda, nöronun da doktrini olur mu demeyin… Bu arada, konuyla ilgisi yok ama görünüş olarak Santiago Ramon y Cajal, Mehmet Akif Ersoy ile Abdurrahman Dilipak’ın bir karışımı gibi görünüyor. Tabii bu kesinlikle bilimsel bir gözlem değil. “Ne alakası var şimdi bunun” diye kızıp, memleketin geri kalmışlığından beni suçlarsanız da önemli değil; benziyor, inanmayan baksın.

O yıllardan günümüze kadar farklı düzeylerde araştırmalar sürüyor. Bir taraftan moleküler düzeyde bu hücrelerin işlemesini sağlayan, genetikten hücrebilimine kadar bir alan inceleniyor. Nöronlar arası iletişim çoğunlukla kimyasal olarak gerçekleştiği için gerekli kimyasalların veya hücrede görev alan proteinlerin nasıl işlediği araştırılıyor. Arkasından tek tek sinir hücrelerinin sınıflandırılması, çalışma prensiplerini belirlemek üzere hücre düzeyinde araştırmalar yürütülüyor. Zira, beyindeki tüm nöronlar aynı değil, birçok değişik sınıfa ayrılıyorlar. Daha üst düzeyde hücrelerin oluşturduğu sistemler üzerine araştırmalar geliyor. Yani, hücrelerin tek tek hareketlerinden belli bir sistem olagelmesinin prensipleri üzerine çalışılıyor; lineer olmayan sistemler ve kaos bu aşamada devreye giriyor. Farklı düzeylerde matematik modelleme yardımıyla beynin dinamikleri keşfedilmeye çalışılıyor. Bu noktadan sonra davranışlarla bu sistemler arası bağlantıları inceleyen davranışsal nörobilim ve genel olarak zihinsel faaliyetlerimizi inceleyen bilişsel nörobilime kadar araştırmalar sürüyor. Bu kısımda elbette psikoloji ile nörobilim arası net bir sınır çizmek mümkün değil. Meşhur birleşik bilimsel kuram geliştirme idealinde zurnanın en fazla zırt dediği yer de burası… “…Ve sonra bir mucize gerçekleşiyor” ve dilbilim, ruhbilim, gelişimsel psikoloji ve popüler kavramlarıyla psikodinamik ve klinik psikolojiyle başbaşa kalıyoruz. Belli bir düzeye kadar sistemli, matematiksel ve fiziksel temellerini bildiğimiz bir dünyadan; yoruma dayalı, beyin tarafından üretilmiş süreçlerin kendi hakkında yorum yaptığı değişik bir dünyaya adım atıyoruz; ki zaten hep oradaydık. Öyle bir dünya ki, ne kadar karmaşık görünse de herkesin deneyimlemek zorunda olduğu ve bir fikrinin olduğu bir yer… İşte bu yüzdendir ki klasik fizik ve temel matematik gibi anlaşılması kolay konular hakkında uzmanlardan başka kimse bir şey bilmezken, kuantum fiziği ve zihin gibi uzmanına toprağı öptürmüş alanlarda herkes fikir sahibidir. Değil mi Ziya? Peki bana bunun resmini yapabilir misin Ziya? Denklemini yazabilir misin? Yapamazsın tabii. Bana gözlüklerimi ve gazeteyi getir. Teşekkür ederim. Şimdi tekrar bilim camiasına geri dönelim. Hatta gelin şöyle yapalım: en temel düzeyden aynı sıralamayı izleyerek yukarı doğru çıkalım: nöron. Ama bunu önümüzdeki hafta yapalım. Haha! Bitime yakın reklam aldım… Televizyonlardan öğrendim ben bunu galiba…

Mark Bear, Barry Connors, ve Michael Paradiso – Neuroscience: Exploring the brain, 2006
Vikipedi

(Ziia bağlantısı)


next page next page close
thumbnail Istanbul zoom
next page next page close

Gnothi Seauton – Giriş

Gnothi Seauton – Giriş

Ziia 101 dersine hoşgeldiniz arkadaşlar. Madem site kurulurken böyle bir isim uygun görülmüş, zihnin işlevinin nasıl olup da işlemek olduğunun üzerinde biraz duralım. Neden böyle bir işe kalkıştığımı sormayın… Tamam sorun. Öncelikle, ben kendime çalışırım arkadaşım; yazmak, düşüncelerimi kafamda toparlamama yardımcı oluyor. Anladığımı sandığım şeyleri aslında anlamadığımı farkediyorum. Tek neden bu değil tabii. Türkçe’de beyin konusunda adam akıllı kaynak bulmak çok zor. Popüler bilim kitaplarının çevirileri de oldukça az. Zoraki hazırlanmış ders kitaplarının somurtkan dilini de ancak tıp öğrencileri çeker. Bu yüzden yarı matrak, yarı ciddi bilişsel bilim ve nörobilim ile ilgili önemli konulara yüzeysel bir giriş yapmak istiyorum. Dahası var. Beni fazlasıyla rahatsız eden bir başka konu, beyin ile ilgili buluşların gündelik hayata yansıyamaması. Mesela, psikoloji hakkında bilgim yüzeysel kalsa da okuduklarımdan aradaki uçurumu farkedebiliyorum. Zira, zaten yeterince şişmiş psikoloji külliyatı beyin hakkındaki yeni bilgileri yorumlamakta hantal kalıyor. Bunun zincirleme sonuçları var. En önemlilerinden biri siyaset. Hem dünyada hem de Türkiye’de aydınların bakış açısı en geç altmışlarda popülerleşen bilgilere kısılıp kalmış durumda. Oysa, yeni bulgular hukuktan ekonomiye, kültürden sosyolojiye, politikaya kadar temel varsayımlarımızı gözden geçirmeye zorluyor. Yine sanat ve edebiyat alanlarını yakından ilgilendiriyor bu konular. Zira, tek başına psikolojideki atılımların bize kazandırdığı yazarlar, düşünce akımları kayda değer. Felsefe ise bana göre son birkaç onyıldır oldukça durgun bir konu. Ancak okudukça görülüyor ki bilişsel bilimciler ve nörobilimciler felsefede oldukça donanımlılar. Bir nevi kendi felsefi akımlarını yaratmaya başladılar da farkında değiller henüz.

Bu kadar uzun bir yazı dizisini takip etmeye karar vermenizden önce içeriği hakkında bilgi vereyim. Her türlü bilgiden keyif alırım diyenler, kim olursa olsun gelsin. Bilişsel bilim ve nörobilim konularında uzmanlık sahibi olanlar, bahsedeceğim hemen her şey popüler konular olacağı için sıkılabilirler. Yine de özellikle benim gibi doktora öğrencisi olanlar takip etmekten, hatalarımı düzeltmekten ve yeni fikirler vermekten geri durmasın. O kadar iddialı değilim, mutlaka bir yerlerde hata yapacağım… Yukarıda bahsettiğim gibi siyaset, kültür, edebiyat, psikoloji gibi konularla ilgilenenler ve yenilik arayanlar özellikle buyursun.

Önce kısaca çok temel kavramlardan bahsedeceğim. Bu kısım biraz sıkıcı gelebilir, o yüzden elimden geldiğinde kısa tutacağım. Kısaca nöron nedir? Aralarında iletişim nasıl sağlanır? Sinaps nedir? Bilimsel kanıt nasıl elde edilir, nasıl yorumlanır? Biliş nedir? Duygu nedir? Hesaplamalı yöntemler nedir? Tüm bunları elimden geldiğince tek bir yazıda aradan çıkartacağım bir dahaki sefer. Daha sonra bilinçdışı kavramı nedir onu tanıtacağım, bir süre Libet’ten girip Gazzaniga’dan çıkacağız. Arkasından duygular konusuna gelip ve Antonio Damasio’yu tanıyacağız. Derken kısaca Vittorio Gallese ve Vilayanur Ramachandran’dan bahsedip ayna nöronlar, hayalet kol sendromu gibi konulara değineceğiz. Daha sonra eğlenceli olacağını düşündüğüm George Lakoff ile metaforlara ve siyasete giriş yapacağız. En sonunda, eğer yetiştirebilirsem, bilinç ile kapatmayı düşünüyorum. Haliyle konu biraz çetin bir konu; ahkam kesmeden önce dönen tartışmaları tam olarak anlayabilmem lazım. Tabii yazarken belli olacak neyin nasıl olacağı, göreceğiz. Ufak tefek değişiklikler gelebilir. Bu arada, her bölümü birbirinden olabildiğince bağımsız yazmaya çalışacağım ki ortadan bir yerden girebilesiniz.

Haydi rastgele. Kendimizi tanıyabilecek miyiz bakalım?

(Ziia bağlantısı)


next page next page close

Oliver Sacks – Musicophilia

Oliver Sacks – Musicophilia

Kitap vardır, içerdiği bilgi sizi başkalarının kafasını ütülemeye azmettirir. Ebelenmiş gibi ortalıkta koşuşturup elinizi dokunduracak birini ararsınız. Musicophilia da işte böyle bir kitap demeden önce kafa ütülemenin ciddi bir iş olduğunu belirtmek isterim. Ben bunun bilincinde olarak, benim için kısa ama insanlık için uzun gelebilecek bir kitap eleştirisi yazmak üzere buradayım. Oliver Sacks’ı tanımayanlar için kısaca şöyle diyelim; kendisi iyi bir nörologdan çok, iyi bir yazar olarak tanınıyor. Aslında ondan da çok Sacks’ın kitabından uyarlanan Robert De Niro’nun oynadığı Awakening filminden tanınıyor. Musicophilia okuduğum ilk Oliver Sacks kitabı; aslında en çok bilinen edilen kitabı “A man who mistook his wife for a hat”. Bu kitapta da sıklıkla o kitapta anlattığı vakalara atıfta bulunuyor.

Kitap dört bölümden oluşuyor: İlk bölümde müzikle ilgili sanrılar anlatılıyor. İkinci kısım genel olarak müzik algısının sınırları hakkında bilgi veriyor. Üçüncü bölüm hafıza ve hareket, dördüncü bölüm duygular ve kimlik üzerine…

Her bölüm, özetle, müzik hakkında tıp literatürüne girmiş vakaların güzel, edebi bir sunumu. İçinden birkaç tane doktora tezi çıkartır sanıyorum. Daha anlaşılabilir olması için çok temel bir bilgilendirme yapayım. Beyin üzerine çalışırken elimizdeki sağlam kanıtlar beynin bir bölümünün hasar görmesi sonucu belli bir işlevin ortadan kalkmasını veya farklılaşmasını gözlemleyerek elde ediliyor. Bu önceleri otopsi raporlarıyla ve cerrahi müdahalelerin sonuçlarıyla sınırlıydı. Mesela, anormallikler gösteren biri yaşarken gözlemlenip, öldükten sonra beyninde hasar bulunan bölgeler belirleniyordu. Benzer bilgiler beynindeki bir tümor ya da ağır epilepsi yüzünden ameliyat geçiren hastaların davranışlarındaki değişikliklerden elde ediliyordu. Bugün hala geçerli yöntemler bunlar. Fakat, son yıllarda gelişen görüntüleme teknikleri bu bulguları hem doğruluyor, hem de kimseyi kesip biçmeden yeni kanıtlar elde edilmesine yardımcı oluyor.

Müzikle ilgili beyinde olup bitenler kulağa yeterince ilginç geliyordur. Musicophilia da bunu hakkını vererek yansıtıyor. Tek kusuru kitabın başlangıcında ‘müziksel sanrılar’ gibi muazzam bir konudan girip, müziğin bir bir unsurlarının ortadan kalktığı sıradışı nörolojik rahatsızlıklardan bahsettikten sonra müzik terapisi, kas hastalıkları gibi görece sıradan konulara dönmesi. Kitabın ilk 150 sayfasının verdiği beklenti yüzünden (aslında bir o kadar akıcı olan) geri kalanını sıkılarak okudum. Hepsi önemli olmakla birlikte, benim dikkatimi özellikle çeken bazı detaylarından bahsedeceğim için yazının devamı spoiler sınıfına girebilir:

İlk vakamız Tony Cicoria yeterince ilginç bir hikaye. Hikayeyi okuduktan sonra kitabı kapatp, şaşkın şaşkın etrafa bakınarak, sigara eşliğinde “hayat ne tuhaf, vapurlar falan” dedikten sonra geri dönmek verilecek en asil tepki. Asalet mülkün emelidir. Bana bağırmanızı ağırbaşlılıkla karşılıyor, politik mesaj kaygısını bir kenara bırakıp konuya dönüyorum. Kitap eleştirisinin içine ettim de hangimiz yapmıyoruz böyle şeyler? Tony Cicoria, kendi halinde bir cerrah iken 42 yaşında başına yıldırım düşmesiyle hayatı değişiyor kendisinin. Kafasına yıldırım düşen insanlara toplum her zaman ilgi duymuştur. Orrayt. Cicoria, ilk anda ölüme yaklaşma ve beden dışı deneyimi yaşıyor ve mucize eseri iyileşiyor. Başlarda tek sorun hafıza kayıpları yaşaması; özellikle isim ve bazı cerrahi işlemleri hatırlayamamaya başlıyor. Herhangi bir nörolojik soruna rastlamıyorlar ve birkaç yıl içinde doktor Cicoria tamamen iyileşiyor. Fakat mutlu sonun hemen akabinde birden piyano dinlemeye ve çalmaya aşermeye başlıyor. Kendi ağzından aktarılana göre çok küçükken piyano dersi almış, fakat devam etmediği gibi hayatı boyunca müziğe ilgi duymamış. Babası “müzisyen olup sürüneceğine, doktor ol süründür” demiş olabilir, ama kitapta buna dair bir bilgiye rastlamadım. Uydurmayayım şimdi. Cicoria, bir süre sonra kafasının içinde tınılar duymaya başlıyor. Yine kendi söylediğine göre bu tınılar soyut, yani duyduğu şey anladığımız anlamda müzik değil. Bu açıdan sanrılara da benzemiyorlar. Doktor Cicoria bu seslerin Mozart’ın da dediği gibi cennetten geldiğini düşünüyor. Bir nevi ulvi hisler şeklinde geliyor çünkü. Çok kısa bir süre sonra karısını boşuyor, ve müzik tamamen saplantı haline geliyor. Arkasından, yine tabiri yerindeyse, ‘new-age’ bir insan olup çıkıyor. Kitabın devamında yine benzer bir olay; katı dindar Yahudi bir hastasının İsrail’i ziyareti sırasında yaşanıyor. Benzer biçimde yoğun dini deneyim ve arkasından gelen soyut olarak müzik deneyimle şekilde bir durum.

Sacks doğrudan doktor Cicoria ile ilgilenmemiş. Fakat ona benzer deneyimler yaşayan bir hastasından bahsediyor: Sağ temporal lobunda tümor tespit edilen ve ameliyatla alınan bir kimyager… Ameliyattan önce işine saplantılı bir kimyager; kocasının anlattıklarından anladığımız kadarıyla pek sosyal olmayan, aşırı derecede titiz ve ciddi bir bilimkadını. Ameliyat sonrası Cicoria’ya benzer biçimde müzik aşermeye başlıyor. Kısaca belirtmek gerekirse birkaç hafta içinde Hippie’ye dönüşüyor.

Burada, beklenmeyen sanatsal ve cinsel patlama ile bunun mistik ve dini deneyimle ilişkisi dikkat çekiyor. Bunun cevabını temporal lob epilepsisi araştırmalarında buluyoruz. Epilepsi, sara hastalığı olarak bildiğimiz, beklenmedik ataklardan (havale) oluşan bir rahatsızlık. Bu ataklar, sinir hücrelerinde senkronize biçimde, anormal, aşırı bir etkinlik olduğu zaman gerçekleşiyor. Temporal lobdan kasıt beynimizin kulaklara yakın, sağ ve sol tarafında kalan bölümleri ve beklendiği üzere işetme ile ilgili bölgeler genellikle bu bölüme dahil. Temporal lob epilepsisi en sık görülen epilepsi çeşidi. Bu epilepsi çeşidinin bana göre en iyi yanı, bize Dostoyevski gibi bir yazarı kazandırmış olması. Wilder Penfield, David Bear, Vilayanur Ramachandran gibi araştırmacılar temporal lob epilepsisinin dini ve paranormal sanrılara neden olduğunu uzun süredir belirtiyorlar. Anlatılan diğer vakalarda arasında nasıl bir bağlantı olduğunu sezebiliyorsunuz. Bunun için deney yapmaya gerek yok diyorsanız, bilimin soluk dili yerine edebiyatı tercih ederiz diyorsanız; İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ını tekrar gözden geçirmenizi önerebilirim. Ben kendi adıma ikisini de öneriyorum.

Kitap benzer şekilde çift bilinç, müzik korkusu, beyinin işleyişi konusunda açıklamalar gibi konularla devam ediyor. Detaylarına girmeye kalkarsam kitabın çevirisini yapmam gerkeceği için bu kısmını gizemli bırakıyorum. Fakat, yine en ilginç konulardan, beyinsolucanları (brainworms) ve sanrılara biraz değinmek istiyorum. Özellikle duyma kaybı nedeniyle ortaya çıktıklarını söylüyor Oliver Sacks, hatta benzer şekilde görme kaybı da görsel sanrılara neden oluyor. (Sacks, kendisinin de hem görme sorunları, hem de migren nedeniyle sanrılar gördüğünü belirtiyor) Bu sanrılara maruz kalanlar beyinlerine sürekli bir iPod takılı şekilde geziyorlar. İlk deneyimlerinde etrafta açık radyo arıyorlar ve en sonunda sesin kendi kafalarında olduğunu keşfediyorlar. Bu arada psikotik ve psikotik olmayan sanrılar arasındaki farkı bir bilgi notu olarak düşelim. Psikotik sanrılar, şizofreni, uyuşturucu kullanımı gibi durumlarda ortaya çıkan kötücül diyebileceğimiz sanrılar; bastırılmış düşünceler, korkuların da devreye girmesiyle korkunç bir hal alabiliyorlar. Ancak burada bahsedilen müziksel sanrılar psikotik değil; düşünmelerini etkilemiyorlar, onlara komut vermiyorlar veya onları tehdit etmiyorlar. Tek kötü yanı, bu tınıların genellikle isteğe bağlı olmamaları ve sevilen müzikler yerine hayatlarının belli döneminde popüler olan müzikler, ilkokulda söylenen şarkılar, doğum günü kutlamaları, marşlar ve reklam müziklerinde oluşmaları. Bu nedenle ülkemizde psikotik etkileri de olabilir, o konuda emin değilim. “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın” ve “bir adam vardı, canı sıkılan” eşliğinde yaşamak istemezdim. Arı vız vız vız… Aslında belli bir dereceye kadar kendim de deneyimliyorum benzer şeyler. Mesela, eğer çok sessiz bir ortamda uyuyorsam geceleri yattığımda sanrı kalitesinde olmamasına rağmen ve çoğunlukla müziksel olmamasına rağmen sesler duyarım. Korkmayın, gelin gelin. Bu arada, kitabın bu kısmında vakaların çok benzer olması nedeniyle Sacks kendini çok tekrar ettiği için sıkıldığımı not almışım. Ben de kendimi tekrar ediyorsam söyleyin. Korkmayın. Arı. Vız vız.

Sıradaki ana bölüm ise müzikselliğin sınırları; yani bir tarafta müzikteki ritm, tını, perde gibi unsurları algılayamayan, hatta hiç duymayan insanlar, öteki tarafta mutlak kulak sahibi veya mutlak işitsel hafızaya sahip insanlar. Bu konu daha çok müzisyen olanların oldukça ilgisini çekecektir. “Neden mutlak kulak sahibi değilim?” sorusunun cevabını da böylece bulabilirler ve hayıflanmayı kesebilirler. Zira, üç vakte kadar bir yerlerden iyi haber alacaklardır. Herneyse. Sanıyorum aralarından en ilginci tını kaybı. Şöyle ki; anlattığı vakalardan bir tanesi hayatı boyunca hiç müzik sesi duymamış. Geri kalan sesleri; konuşmaları, araba seslerini, rüzgar sesini falan duyabiliyor ve anlayabiliyor. Ancak, birisi -mesela- keman çalıyor ise duyduğu şeyin raftan düşen tencere takımının sesinden farklı olmadığını söylüyor. Bu kişi 76 yaşında ve diğer insanların huşu içinde dinledikleri, gülüp, ağladıkları şeyin ne olduğunu merak ettiğini belirtiyor. Görüldüğü yerde danışmaya haber verilmesi rica olunur. Parantez içinde bunun açıklaması çoğunlukla beynin sağ yarımküresiyle ilgili tümor, inme gibi sorunlarla ilişkili. Fakat, nadir de olsa biri doğuştan tınıları duyma yetisine sahip olmayabilir. Yine parantez içinde bir parantez açıp işitsel merkezlerde tınıyı algılayan bölümün, perdeyi algılayan bölümden farklı olduğunu söyleyelim. Anladığım kadarıyla tarif edilen durumda Charlie Brown’daki yetişkinlerin konuşmaları gibi duyuluyor müzik.

Yine ilginç konulardan biri mutlak kulak ve bazı durumlarda ilişkili olabilen sinestezi. Mutlak kulak, notaların (aynı bizim masayı gördüğümüzde masa dememiz gibi) büyük bir doğallıkla algılanması durumu. Sinestezi ise iki duyunun birlikte deneyimlenmesi olarak özetlenebilir. Mesela; renk-sayı sinestetleri 5 sayısını mavi, 7 sayısını siyah görebilirler. Nota sinestetleri ise do notasını (mesela) yeşil görebiliyorlar. Bu arada yine mutlak kulağın ve sinestezinin tek tip olmadığını, farklı insanların bunu farklı deneyimlediklerini belirlelim. Kitap bu konuda oldukça doyurucu. Yine de özellikle sinestezi konusu başlı başına bir kitap konusu. Aklımda kalan konulardan bir tanesi sinestetlerin bir hastalık sonucu bu özelliklerini kaybettiklerlerse, aynı diğer insanların duyularını kaybettiklerindeki gibi tepkiler vermeleri. Mesela, bir anda dünyayı siyah-beyaz görmeye başlamışlar gibi hissediyorlar. Aynı zamanda sinestezi ile sanat arasında da bir bağlantı olduğunu belirteyim. Sinestezi sanatçılarda daha çok görülüyor. Ramachandran’ın TED’deki konuşmasına göz atılabilir bu konuda. Hem sinestezinin, hem de sanatın beynin çok farklı bölgelerinin birbiriyle bağlantı kurmasıyla ilişkisi var zira. Metaforlar yaratmamızın, soyut kavramları anlayabilmemizin (kısaca düşünüp de var olmamızın) nedeni de bu bağlantılar.

Müzik dahileri ile ilgili görece daha kısa bir bölüm var ancak müzik dahileri incelendiğinde yukarıda bahsettiğim konular da açıklığa kavuşuyor. Çocuklukta geçirilmiş menenjit nedenlerle insanlar müzik dahisi olabiliyorlar ve sonuçları ilginç olduğu kadar ağır olabiliyor. Bu konu üzerindeki araştırmalar bizi biz yapan şeyin aslında farkı beyin bölgelerinin birbiriyle uyum içerisinde birbirini baskılaması olduğunu gösteriyor. Mesela artık hemen herkes tarafından bilindiği üzere; sağ yarımküre yaratıcılık, sanat, duygusallık, sol yarımküre dil, matematik, mantık gibi işlevlerde daha baskın. Mesela bir tarafta alınan bir tümor, veya benzer bir sorun nedeniyle kayıp yaşandığı zaman öteki taraf daha aktif hale geliyor. İşte bu nedenle eğer beynimizdeki bir bölgeyi kaybedersek, onun baskıladığı işlevler açığa çıktığı için yeni özellikler kazanmış oluyoruz. Hiçbir yeteneğimizi kaybetmeden üstün algılara sahip olabilmemiz için büyük ihtimalle daha gelişmiş bir beyne sahip olmamız gerekiyor. Bence bu kadarına da şükretmemiz gerekir.

Kitabın bize tanıttığı bir başka ilginç vaka da Clive Wearing. Uçukta görülen herpes simpleks virüsünün bir çeşidi beyine sıçrıyor ve Wearing’in ön temporal lobunu ve çevresini neredeyse tamamen yok ediyor. Sonuç olarak hafızasının büyük bir kısmını kaybettiği gibi kısa dönem hafızası ile uzun dönem hafızası arasındaki bağlantıda kopuyor. Böylece Wearing artık yeni hafızaları depolayamıyor ve her birkaç dakikada bir hafızası siliniyor. Son 25 yıldır Wearing bu şekilde yaşıyor. Bu konu (kurgusal kısımları dışında) Memento filminde gerçeğe yakın biçimde aktarılmıştı. Ancak, gerçek hayat bazen filmlerden daha ilginç olabiliyor. Wearing’in durumunda ilginç olan şeylerden ilki çoğu şeyin hafızasından silinmesine rağmen hastalığa yakalanmadan hemen önce evlendiği eşi Deborah’ı ve ona karşı hislerini hatırlayabilmesi. Birkaç dakikada bir kendini hiç tanımadığı bir ortamda bulmasına tek katlanabilme yolu, eğer Deborah yanındaysa onu referans alıp duruma uyum sağlamak. İkinci ilginç konu virüs prosedürel hafızasına dokunmadığı için, eskiden müzisyen olan Wearing’in rahatlıkla ve sorunsuz biçimde piyano çalabilmesi. Aynı şekilde çok korkunç ve hüzünlü bir hastalık olan Alzheimer’da da benzer bir durum söz konusu. Kitapta anlatılan bir hikayede, bir hasta yakını bulunduğu ortamı yadırgadığı için kriz geçiren babasının kulağına mp3 çalar yerleştirmesi üzerinde babası dinginleşiyor. Sacks bu durumu anlatmak müzik hafızasının beynin derinliklerinde saklandığını söylüyor. Müziği insanın “Her zaman sığınılabilecek tanıdık bir liman” olarak görüyor. Wearing’in kaybettiklerinin yanında hesaplama gibi bazı konularda dahi özellikleri göstermeye başladığını da belirtelim. Fakat, bu kadar trajik bir olayın ardından sadece aşkın ve müziğin dokunulmadan kalabilmiş olması kısa cümlelerle geçiştirilebilecek ve bilimsel bir dille anlatılabilecek bir olay değil.

Kitabın son bölümleri (Parkinson gibi) kaslarla ilgili durumlar, müzik terapisi üzerinde yoğunlaştığı için önceki kadar şaşırtıcı olaylar yok. Çoğunluğu gündelik hayatta karşımıza çıkan konular. Fakat, ‘focal dystonia’ gibi özellikle müzisyen olanlar için faydalı olabilecek konuları işlemiş Sacks. Fokal distonya, belli bir kasın komuta uymamaya başlaması, kasılması durumunda bahsediyor. Mesela, piyano veya gitar çalıyorsanız -mesela- orta parmağınız normalda çok hızlı hareket edebilirken kasılmaya ve acı vermeye başlayabiliyor. Aynı şekilde bu bölümde Oliver Sacks Awakenings’te anlattığı katatonik hastaların müzikle hareket etmelerini tekrar gözden geçiriyor.

Son bölümde iki zıt kutup tanımlanıyor; bir tanesi otizm, diğer tam tersi özellikler gösteren William sendromu. Otizm genellikle empati gibi sosyal etkileşim ve iletişimle ilgili sorunlarla tanımlanıyor. Sacks’ın gözlemlediği müziğin otizmle ilgili sorunları geçici olarak ortadan kaldırması, müzik hali hazırda otizmi tedavi etmek için kullanılıyor. Öte tarafta, pek fazla bilinmeyen William sendromu var. William sendromu, Down sendromu gibi genetik bir hastalık. Benzer şekilde William sendromu olan insanlarda tipik yüz yapıları ve zeka geriliği görülüyor. Ortalama zeka katsayıları (analitik zeka diyelim) 60’ın altında. Yalnız, büyük bir farkları var. Sosyal zekaları, sözel yetenekleri aynı oranda gelişmiş. Sacks, William sendromluların canlı, güleç ve candan olmalarından bahsediyor. Yanlarına gidince farklı bir insan türü gibi göründüklerini söylüyor. Anlattığı 8 yaşında bir William sendromlunun ona “utangaç görünüyorsun, rahat ol, geç otur” sözü durumu anlatıyor. Konuyla ilgili kısım ise William sendromluların sıklıkla müzik dehası göstermeleri. Bir enstrumanı süratle öğrenebiliyorlar, müzik dinlemekten zevk alıyorlar ve bu konuda hafızaları güçlü. Mutlak kulak sahibi olma olasılıkları normal insanlara göre daha fazla. Bunun karşısında otizmin bir türü olan Asperger sendromunda müziğe karşı duyarsızlık görünebiliyor. Müziği normal olarak algılayabiliyorlar fakat duygusal olarak bir şey hissetmiyorlar. Hoşuma giden detaylardan biri hiçbir duygu hissetmeseler bile Bach’ın müziğini sevmeleri. Bach’tan duygusal olarak olmasa bile zihinsel olarak zevk aldıklarını söylüyorlar. Duygularla ilgili bir başka konu; kitabın başlarında bahsettiği stereo duyum. Tek kulak duyma yetisini kaybettiğinde bazı hastalar müziğin de düz (flat) hale geldiğini belirtiyorlar, benzer biçimde müzikteki tüm duygunun kaybolduğunu söylüyorlar. Hatta en ilginç hikayelerden biri müziği üç boyutlu nesneler olarak algılayan bir sinestetin tek kulağının kaybetmesi sonucu gördüğü nesnelerin 2 boyuta düştüğünü belirtmesi. Psikoakustikle ilgilenenler bunu ilginç bulabilir. Zira, müziği tarif etmek için seçtiğimiz metaforik kelimeler bile bir amaca hizmet ediyor. Vuiğy. Lost… Müzik, empati, sanat, matematik, din… hepsinin birbirine nasıl bağlı olabileceğini görünce John Locke karşıdan el sallayıp “gel gel kara duman çok güzel” diyecekmiş gibi bir his var içimde doktor.

Biraz daha kendimi kaptırıp kitabın toptan çevirisini yazmadan bırakıyorum yazmayı. Bu kadar yazıyı okuyacağınıza gidip de kitabın kendisini okusaydınız ya… Bu şimdi mi söylenir? Ne zaman söylenecekti ki? Doğarken kulağınıza Kuran’la mı fısıldayacaktım? Dedeniz miyim ben sizin? Zaten söylenmemiş sözler değil mi yaşamamızın sebebi?


next page next page close
thumbnail Karizma Kova zoom
next page next page close

Oyun ve Hikaye!

Oyun ve Hikaye!

Hayat; Oyun ve Hikaye üzerine…


thumbnail Lost in Heaven article post

Gnothi Seauton – Temeller

Konunun temellerine halkımızın çok sevdiği ‘tarih’ konusuyla başlamayı uygun...
article post
thumbnail Istanbul article post

Gnothi Seauton – Giriş

Ziia 101 dersine hoşgeldiniz arkadaşlar. Madem site kurulurken böyle bir isim uygun...
article post

Oliver Sacks – Musicophilia

Kitap vardır, içerdiği bilgi sizi başkalarının kafasını ütülemeye azmettirir....
article post
thumbnail Karizma Kova article post

Oyun ve Hikaye!

Hayat; Oyun ve Hikaye üzerine…
article post